MARMARA /İstanbul /Ağva

22 Şubat 2009 Pazar
4 mevsim boyunca şehrin gürültüsünden kaçmak isteyenleri kendine çekiyor Ağva... İstanbul'da yaşayanlar için kısa bir yolculuk sonunda Ağva 'da bambaşka bir dünyaya kucak açmak ve rüya gibi bir tatil yaşamak mümkün.

İstanbul'a sadece 97 km uzaklıkta bulunan Ağva, huzur içinde bir tatil için ideal fırsatlar sunuyor.Ağva otel açısından da zengin bir belde. Ağva 'da şirin bir otel arıyorsanız birçoğunu Göksu Nehri kıyısında bulabiliyorsunuz.



Ağva, Hititler, Frigler, Romalılar ve Osmanlılar gibi bir çok uygarlığın geçiş yeri olmuş bir belde. M.Ö. 7.yy. uzanan tarihin kalıntılarına Ağva' ya bağlı civar köylerde rastlamak mümkün.Kalem köy' de Romalılara ait kilise kalıntıları ve mezar taşları, Hacıllı köyünde, 3.yy. sonu - 4.yy. başlarında bulunan Gürlek Mağarası, Hisar Tepe' de bulunan kale kalıntısı, Sungurlu mahallesindeki dağ değirmeni önemli buluntulardır. Ağva'ya 14. yüzyılın ikinci yarısında Konya, Karaman ve Balıkesir'den gelen Türkmen boyları yerleşmişler. Bugünkü Ağvalılar da aynı Türkmen boylarının çocukları

Ağva, Karadeniz kıyısında 3 km. Uzunluğunda kumsala sahip. Doğal plajı ve doğa harikası yeşili, etrafında yer alan bakir koylar, adacıklar, ormanlarla doğallığın iç içe ve oksijen oranının çok yüksek olduğu bir bölge. Kilim Koyu, Gelin Kayası, Saklı Göl mutlaka keşfedilmesi gereken yerler. Gelin Kayası denmesinin sebebi, beyaz olması ve duvaklı bir geline benzemesi.

Balık avlamaya meraklıysanız Ağva kıyıları sizin için biçilmiş kaftan. Burada balığa doyacaksınız. Karadeniz'e kıyısı olması nedeniyle burada her tür balık bulunuyor. Ağva'nın merkezindeki gözünüze çarpacak en önemli şeyler balıkçı tekneleri olacaktır. Balıkçılarla sohbet edebilir, çay içebilir hatta birlikte balığa bile çıkabilirsiniz. Yöredeki tesislerde her zaman mevsimin taze balıklarını bulabilirsiniz.

Eşsiz tabitatıyla keşfedilmeye hazır Ağva'da, yaz kış su sporları (dere kıyısında kano, deniz bisikleti) kış aylarında fitness, doğası itibariyle trekking ve avcılık yapabilirsiniz. Ormanda yürüyüş, koşu, bisiklet, kamping gibi aktiviteler için son derece uygun olan Ağva, yazın Karadeniz'in hırçın sularında serinlemek isteyenler için de ideal. Kaplumbağa, ceylan, kurt, çakal, yaban domuzu, tilki, sincap, birçok kuş türü özellikle yalı çapkını barındıran Ağva avlanmaya da çok uygun.

Temiz havayı buram buram solumak, romatizmal hastalıklara iyi geldiği söylenen şifalı kumsalında yürümek, dere kıyısındaki restoranlarda lezzetli balıkları tatmak da Ağva'nın keyfine varırken ihmal etmemeniz gerekenler



Taze ve leziz balık yemek için Ağva gerçekten bulunmaz bir cennet. İsterseniz kendiniz tutabilir, isterseniz satın alabilir ya da restoranların menülerinden damak tadınıza uygun bir tercih yapabilirsiniz.

Ağva'da balık restoranları genelde Yeşilçay Nehri üzerinde bulunmakta. Bu restoranlarda yemeğinizi yerken bir yandan da nehirde yüzen ördek ve balıklara ekmek atmayı unutmayın.

Ağva'da balığın dışında tandır kebap, bıldırcın, piliç ve diğer ızgara çeşitlerini bulmak da mümkün.

Ağva'da yer alan otellerin bir çoğu aynı zamanda restaurant ve bar olarak da hizmet veriyor. Özellikle Göksu Nehri kıyısında yer alan otellerin kendilerine ait iskelelerinde kurulu masalarda, balığınızı yerken şarabınızı yudumlamak ayrı bir keyif veriyor. Bu otellerin aynı zamanda birer adet büyük özenle döşenmiş şömineli, kapalı restaurantları bulunuyor.



İstanbul'a 97 km. lik uzaklıkta yer alan Ağva'ya, büyük bir bölümü otoban olan yoldan ulaşılabiliyor.

Özel aracınızla; birkaç güzergahı kullanabilirsiniz:
1.Güzergah
Ümraniye-Şile yolunu takip edin. Şile'den sonra, Ağva'ya giden sahil yolunu kullanarak, Kabakoz, İmrenli, Akçakese ve Kurfallı güzergahını izleyin. Toplam bir buçuk saatte Ağva'ya ulaşabilirsiniz.
2.Güzergah
Ümraniye-Şile yolunu takip edin. Şile'ye gelmeden önce Pot Deresini geçtikten hemen sonra sağa dönen yola sapın. Ovacık, İmrendere güzergahını takip ederek, Teke güzergahını izleyebilirsiniz.
3.Güzergah
Ümraniye-Şile yolunu takip edin, Şile'den sonra, Ağva'ya giden dağ yolunu kullanarak, Teke güzergahını izleyebilirsiniz.

Özel aracınız yoksa; İstanbul-Üsküdar'dan her saat başı Şile-Ağva otobüsleri kalkıyor

EGE /Çanakkale /Bozcaada

Tanrı, insanların uzun omürlü olmaları için Bozcaada'yı yarattı"demiş Herodot...

Denizi mavinin tüm renklerini barındıran, kumsalları sarı ince ipek gibi kumdan oluşan Bozcaada'da, mor, mavi, pembe ve kırmızı kapılı bembeyaz rum evleri ve yemyeşil asmalarla bezenmiş dar sokaklarda dolaşırken, yaşadığınız kentin karmaşasını tamamen unutacaksınız.

Ara sokakaktan gelen akordeon sesi, dükkan önünde piposunu tüttüren beyaz sakallı yaşlı adam, vitrinlerde göreceğiniz rengarenk reçeller ve keşfedeceğinizi birçok ayrıntıyla donanmış adanın sokakları...



Bozcaada, havası, eşsiz doğası ve tarihî dokusuyla, henüz el değmemiş bir hazine. Ege Denizi üzerindeki adalardan biri olan Bozcaada'da , şirin liman kasabası dışında başka köy yok. Denize girmeye müsait pekçok koyu bulunuyor. Bozcaada'ya varır varmaz, hemen hemen her yerde dağıtılan ada haritası sayesinde, istenilen yere kolayca gitmek mümkün. Bisiklete binmeyi de seviyorsanız, deniz ve üzüm bağlarının eşliğinde harika bir yolculuk yapabilirsiniz. Asma yaprakları ve renk renk sardunyalarla süslü tarihi evleri, kedilerin dolaştığı dar sokakları, yüzyıllık kalesi, adanın önemli bir bölümünü kaplayan üzüm bağları ve balıkçılığı nedeniyle Bozcaada, özellikle son yıllarda önemli bir turizm merkezi.

Ahalisi hem Türklerden, hem de Rumlardan oluşan adadaki küçük kasabada bugün bile Türk ve Rum mahalleleri bulunuyor. Özellikle de 12-13 Ağustos tarihlerinde yapılan Bağbozumu Festivali'ne Amerika'dan, hatta Avustralya'dan gelen ve adaya yerleşenler var.

Bozcaada'nın belki tek sorunu, rüzgâr. Sıcak günlerde bu bir avantaj. Ancak, yılın diğer zamanlarında iklimin daha sert geçmesine ve vapur seferlerinin aksamasına neden oluyor. Rüzgâr enerjisinden yararlanmak için birkaç yıl önce bir Türk firmasının Almanlarla ortaklaşa hazırladığı elektrik santrali projesi başlatılmış. Bozcaada'nın güney ucuna, rüzgârla çalışan ve elektrik üreten 17 dev pervane yerleştirilmiş.

Bozcaada kasabasında bir okul yapımı sırasında, İlyada Destanı'nda adı geçen antik Tenedos kentinin izlerine rastlandığı biliniyor. MÖ 6. yüzyıldan Roma Dönemi'ne dek kullanıldığı anlaşılan kent nekropolünde pişmiş toprak heykelcikler ve çanak çömlekler bulunmuş. Kuzey yönünde ise bir başka destanın yaşandığı Çanakkale Boğazı ve kıyıları uzanıyor.

Bozcaada Kalesi. Adaya gelenlerin ziyeret ettikleri yerlerden biri de tarihi Bozcaada Kalesi. Adanın kuzey burnu üstünde kurulmuş olan kalenin, kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Venedik, Ceneviz ve Bizanslılar döneminde kullanılan kale, Çanakkale Boğazı'nın önemi nedeniyle Fatih Sultan Mehmet tarafından onarılmış. Kanuni Sultan Süleyman ve 2.Mahmut tarafından genişletilen kale, 1965-70'te Turizm Bakanlığı tarafından gözden geçirilmiş. 10 metre genişliğinde ve 250 metrelik su hendeğiyle adadan ayrılan Bozcaada Kalesi, iç ve dış olmak üzere iki kısımdan oluşuyor. Surlarla çevrili bölümlerde su sarnıcı, cephanelik, revir, karargah, kuyu, çeşme, camii, atölye ve kışla binası bulunuyor. Kale, görkemli görünüşüyle dışardan olduğu kadar içerden de etkileyici. Ilık havada taş basamaklarla surlar ve burçlara tırmanan ziyaretçiler, Bozcaada'nın panoramasını farklı açılardan izleyip, fotoğraflama olanağı buluyorlar.



Bozcada, balık , deniz mahsulleri ve şarabın tadını en iyi cıkarabileceğiniz yerlerden birisi. Limanda dizilmiş lokantalarda deniz mahsüllerinin neredeyse her çeşidini tadabilirsiniz. Limandaki Yakamoz ve Ayazma’daki ‘Vahitin Yeri’ gidilebilecek restoranlarlardan.
Ataol ve Talay’ın Karalahana isimli şarapları oldukça leziz. Lodos Cafe Restaurantın asma yapraklı omleti, Lipsos balık buğulaması, ev yapımı üzüm likörü ve rezeneli omlet mutlaka tadılması gereken lezzetlerden.

Limanda bulunan pizza, lahmacun, kebap türü yiyecekler diğer seçenekler arasında.

Çay bahçeleri, bar, kuruyemiş satıcıları, büfeler, hediyelik şarap satılan dükkanlar ise diğer uğrak yerleri.



1.alternatif
Trakya üzerinden İstanbul, Tekirdağ, Gelibolu karayolu ile Eceabat veya Kilitbahir’den feribotla Çanakkale’ye ulaşır, Çanakkale’den de Geyikli Yük Yeri iskelesine geldiğinizde feribot ile karşıya geçersiniz.

2.alternatif
İstanbul Yenikapı’dan feribotla Bandırma’ya gelinir. Bandırma, Biga, Çan, Bayramiç, Ezine karayolu ile Geyikli’ye gelerek feribotla Bozcaada'ya geçebilirsiniz.

3.alternatif
İstanbul Yenikapı’dan feribotla Bandırma’ya gelinir. Bandırma’dan sahil güzergahını takip ederek, Biga, Çardak, Lapseki, Çanakkale üzerinden Geyikli Yük Yeri iskelesi’nden Ada’ya geçebilirsiniz.

EGE /Çanakkale /Assos

Assos çevresindeki kasabalarda hala keşfedilmemiş cennetler bulabileceğiniz, insanı büyüleyen, mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ayvacık ilçesinde yeralan Assos dört mevsim yerli ve yabancı turistleri konuk ediyor.



Yüksek kayaların üzerine kurulmuş ihtişamlı Assos Antik Şehri Ören Yeri, Çeşitli dönemlere ait onlarca tarihi eser, Orijinal mimarisi bozulmadan restore edilen taş evlerle bezenmiş dar sokaklar, Ege’nin tertemiz mavisiyle kucaklaşan doyumsuz bir manzara, insanı içine çeken etkileyici bir doğa, huzur dolu gizemli bir atmosfer...

Assos’a (Behramkale) adımınızı attığınız ilk andan itibaren etrafınızı saracak güzelliklerden yalnızca birkaçı olarak sayılabilir. Assos’u çevreleyen bu büyü ünlü filozof Aristo’yu (Aristotale) da etkilemiş olacak ki, burada bir felsefe okulunun kurulmasına vesile olmuş ve hayatının 3 senesini Assos’un huzur dolu ortamında geçirmiş.

Önce Midilliler yerleşmişler buraya, daha sonra Persler ele geçirmişler Assos'u ve neti yağmalamışlar. Ardından İskender Perslerle savaşıp şehri ele geçirmiş ve sırasıyla Romalılar, Bizans hüküm sürmüşler bu şehirde ve en son 1330'da Osmanlı egemenliği altına girmiş bu tarihi yer.

Athena Tapınağı. M.Ö. 6 ıncı yüzyıla tarihlenir. Biga yarımadası ve Edremit Körfezi'ni koruyucu özelliğine bakan bu Dorik tapınak eski ihtişamı ile restore edilmiştir. Assos Atina tapınağı Anadoludaki en eski Dorik tarzdaki tapınakların başında gelir.
Tapınağın kalıntılarına vuran ay ışığını seyretmek muhteşemdir. Aynı şekilde güneş yavaş yavaş yükselirken şehrin üstünde Edremit Körfezi'nin şahane görüntüsü ile birlikte çok hoş bir uyum yaratır. Tepeden denize doğru Agoralar, bir tiyatro ve bir de Gymnasium görülebilir.
Akropol'un kuzey köşesinde, ören yerinin çıkışında 14 üncü yüzyıl, Osmanlı Sultanı I. Murat zamanında yapılmış olan bir cami vardır. Gözlem alanınızın içerisinde bir köprü ve bir de kale bulunur. Harabelerin alt kısmında ufak ve sevimli bir liman bulunmaktadır.

Behramkale. Burası Türk sanatçılarının canlı, samimi ve bohem havaları nedeniyle onların ortak yeri olmasıyla da üne kavuşmuştur. Behramkale'nin 25 km batısında, Gülpınar köyünde M.Ö. 2 inci yüzyılda Apollon Smintheus Tapınağı'nın yapıldığı tarihi şehir Chryse yer almaktadır. Gülpınar'ın 15 km batısında, işaretleri bulunmayan sivri kayalıklı bir sahil boyunca uzanan yolda, denize inen dik yamaçtaki hoş köy evleriyle, Babakale bulunmaktadır



Assos'ta elbette en başta deniz ürünleri yemelisiniz. . Sabah erken saatlerde ava çıkan balıkçıların getirdikleri deniz ürünleri, Assos limanı çevresinde bulunan restoranlarınların ana menülerini oluşturuyor. Favori yemekleri arasında vahşi deniz çipurası, defne yapraklı şiş balığı ve kalamar bulunuyor..

Assos'ta deniz ürünleri dışında da tatlar da bulabilirsiniz. Halis zeytinyağı ve bu zeytinyağıyla pişirilen yemekleri denemenizi tavsiye ederiz. Peynir helvası, yoğurt, ayran, tereyağı, beyaz peynir, kaşar peyniri gibi süt ürünlerinden tadabilir ve dönüşte satın alabilirsiniz.

Plajın üstünde ve yanında bulunan kafelerde fastfood yiyecekler satan yerler de bulubilirsiniz. Sokakağzı sahilinde mantıcı, pizzacı ve çay bahçeleri bulunuyor

Dönüş yolunda, yöre halkından , yörenin kendine özgü tarhana, erişte, yağlı peynir, tereyağı, çam balı ve çeşitli meyve-sebzelerinden satın alabilirsiniz.



Assos'a kara ve havayoluyla gitmek mümkün. Türk Hava Yolları, yaz ayları boyunca haftada iki kez İstanbul - Çanakkale seferi düzenliyor. Kara yoluyla gidilirse eğer, İstanbul'dan 6 ila 8 saat, İzmir'den de 3 ila 4 saat sürüyor. Eceabat-Çanakkale arasında saatte bir vapur seferi yapılıyor. Kuzeyden Çanakkale tarafından Ayvancık ilçesini karşıya bağlayan 17 kilometre uzunluğunda dar ve virajlı asfalt bir yolla Assos'a ulaşılıyor. Güneyden ise İzmir yönünden Küçükkuyu'dan kıyıya inen ve deniz kıyısını izleyen asfalt bir yan yolla limana geliniyor.

Her gün, saat başı Çanakkale’den Ayvacık'a otobüs mevcut. Ayvacık'tan Assos'a ise minibüs ile ulaşıyorsunuz

AKDENİZ /Antalya /Kaş.

Kaş köyleri edinilen belge ve buluntulara göre, Lykia medeniyetinin en önemli bölgesidir. Teke Yarımadası sahillerinin M.Ö. 6 bin yılı öncesinden beri iskan edildiği bilinmektedir. Kaş arazi kesiminin batısında ve denize bakan bir tepede kurulmuştur. Şehir daha sonra genişlemiş ve kuzeybatıya doğru büyümüştür. Kaş'ın doğu ve kuzeyinde yer alan dağlarda birçok kaya mezarı bulunmaktadır. Lykia yazılarını taşıyan kaya mezarları "İonik" tarzda şekillendirilmiştir. Kaş'ın eski ismi Antiphellos'tur. Bu isimden de anlaşılacağı gibi şehir bir Lykia şehridir.

İlçe merkezi, Kalkan ve Gelemiş Köyü'nde son yıllarda turizm, hızlı bir şekilde gelişmektedir. Bu nedenle turistik tesislerin sayısı hızla artmaktadır. Kaş özellikle dalgıç turizmi bakımından ülkemizin önde gelen merkezlerinden biridir. Meis Adası'na en yakın noktayı oluşturan Kaş'da tarihi eserleri ve doğa güzellikleriyle önemli turizm potansiyeli vardır. Bir dil gibi denize uzanan Çukurbağ Yarımadası üzerinde yeni yapılmış modern oteller yarımadayı süslemektedir.

Kaş'ın içinde tertemiz sularıyla Büyük Çakıl Plajı, Küçük Çakıl Plajı ve Akçagerme Plajı gibi plajlar vardır. Ayrıca kayıkla Çayağzı Plajı'na da gidilebilir.

Kaş'ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş'a 18 km. uzaklıktaki Mavi Mağara, Aşırlı Adası Deniz Mağarası, güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası en ünlü olanlardır. Bu arada Kaputaş Plajı da bir dünya harikasıdır.

Kaş zengin tarihi yanında gün geçtikçe daha çok rağbet gören trekking, dağcılık, rafting gibi doğa etkinlikleri içinde sayısız olanaklar vermektedir. Doğa ile başbaşa olmak isteyenler için Gömbe'deki Yeşilgöl ve Uçansu Şelalesi iyi bir seçenek oluşturmaktadır. Akdağ'ın dibinde bulunan Gömbe, Kaş'tan 70 km uzaklıktadır. Akdağ ise Batı Torosların Kızlar sivrisinden sonra en yüksek zirvesidir. Burada bulunan küçük göller dikkat çekicidir.Gömbe'de Komba antik kenti ve buradan 13 km. uzaklıkta Nisa antik kenti vardır. Ayrıca Kaş içinde Kandyba antik kenti vardır. Bunların dışında Kaş'a 12 km uzaklıktaki Phellos antik kenti görülebilir.

Kaş çevresindeki önemli yerlerden biri de Kekova'dır. Kekova'ya Kaş'tan tekne ile gidildiği gibi karadan üç Üçağız'a gidilip kayıkla da gezilebilir. Burada batık şehir görülebilir. Kaş'ın etrafında adı bilinen Istlada, Apollonia, İsinda, Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen birçok harabe yeri daha vardır. Pek çok adı ve geçmişi bilinen veya bilinmeyen tarihi eser mevcuttur. Örneğin Tüse Köyü'nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük yerleşme görülür.



Kaş'da kıyı balıkçılığı yapılıyor. Yörede çıkan başlıca balık türleri; mercan, grida, orfoz, barbunya, iskaroz, sokar, palamut ve kefal... Ayrıca ahtapot avcılığı da yapılıyor.Taze kalamar yemek isteyenler, deniz lokantalarında güzenle sipariş edebilirler.

Kaş'ta restoranların hemen hepsinde Akdeniz mutfağının tipik lezzeti hakim. Yöresel tatlar açısından da çok zengin. Gömbe Yaylası"nın kebabı ve dondurmasını özellikle tadın. Yayla balıyayla yoğurdu, üzüm pekmezi, keçiboynuzundan elde edilen harnup pekmezi, tereyağlı keşkek de çok meşhur.

Kaş'ta İtalyan, Meksika, Fransız mutfaklarından lezzetler sunan restoranlar da bulabiliyorsunuz.



Karayolunu tercih edenler, gerek Antalya, gerekse Muğla Fethiye üzerinden gelenler sahil yolunu izleyerek Kaş'a ulaşabilerler.
Kaş'a yaklaşırken göreceğiniz manzara size bütün yol yorgunluğunuzu unutturacaktır.

Alternatif olarak da sahil yolu yerine bol virajlı ve orman manzaralı Korkuteli-Elmalı-Kaş dağ yolu tercih edilebilir.
Kaş'tan Kaputaş Plajına gitmek isteyenler yarım saatte bir kalkan minibüs seferlerleri ile gidiş ve akşam 18.00'de de dönüş imkanı bulunuyor.

Uçak Yolculuğunu tercih edenler için;
Dalaman Havaalanı - Kaş arası 160 km. ,
Antalya Havalimanı - Kaş Arası ise 210 km.

KEFKEN VE KERPE(MARMARA BÖLGESİ)

Batı Karadeniz’de, yeşillikler içinde kaybolurdu bir zamanlar , küçük bir balıkçı limanı olarak bilinirdi,daha sonraları turizmle tanıştı Kerpe. Masmavi denizi ve ince kumlu plajları, Karadeniz’in hırçın dalgalarının şekil verdiği kayalıkları turist çekmeye başladı zamanla .İstanbul, İzmit, Sakarya gibi kent merkezlerine,metropollere yakınlığı göz önünde bulundurulduğunda bu cennet saklı kalamadı. İstanbul sakinleri, iki saatlik bir yolculuktan sonra Kerpe’ye ilk vardıklarında uzun süre gözlerine inanamadılar, “Bodrum bize bu kadar yakın mıydı” diye düşünmekten kendilerini alamadılar. Kerpe’nin limanı kuzey ve kuzeydoğu rüzgârlarına kapalı küçük bir girintidir, bu onu Karadeniz’in az bulunur sığınaklarından biri haline getiriyor. Kıpırtısız koyun arkasında Karadeniz’in hırçın dalgaları vardır. Kuzeye bakan bu kıyılarda gezinti yaparken, azgın dalgaların oyduğu kayalık kıyı bandında heybetli heykelcikleri izlemek büyük keyif verir. Hele dantel gibi işlenmiş, yeşille iç içe geçmiş bu kıyının koynunda uyanmak keyiflerin en yücesidir.

Hırçın olarak tanınsa da Karadeniz’in küçük sürprizleri yokta değildir, güzelliklerini nazlansa da insanoğlunun kullanımına sunar. Kefken, Karadeniz’in sürpriz noktalarından biri demek yanlış olmaz. İstanbul’un yakınındaki bu kıyı kasabasının kilometrelerce uzanan kumsalı, sığ denizi ve kendisini çevreleyen çam ormanları kuzeyin en güzel tatil beldelerinden birine çeviriyor kendisini. Sadece kendisi sunmaz tüm bunlar güzellikleri, yakın koyları ve plajları da Kefken’in tatil yerleri arasında. Bunlar arasından Kumcağız Koyu, bir buçuk kilometre boyunca uzanan kum plajı ve 500 metreye kadar sığ deniziyle tatilcilerin beğenisini kaznmış. Sırtını ormana vermiş Cebeci duruyor tüm güzelliğiyle, bünyesinde yüzmek için loca gibi küçük koyları saklayan Kapri Koyu ve Kovanağızı Plajı‘nın dışında Pembe Kayalar’ı da söylemeden geçmek olmaz. İlginç jeolojik yapısı var bu yörenin, suyun içinde yumuşak, dışında sert oluyor kayalar, öncelikle Sultanahmet Camii olmak üzere birçok Osmanlı yapısında görebiliriz. Renk ve görüntü itibarıyla eşsiz ve olağanüstüler.

Dünyayı parmağında oynatan maden (altın)

15 Şubat 2009 Pazar

Amerikan Federal Bankası'nın mahzenlerinde yaklaşık 8 bin ton altın olduğu tahmin ediliyor. Peki bu değerli madenin tüm dünya bankalarındaki rezervleri ne kadar? 140 ülkenin rezervlerini koordine eden Uluslararası Para Fonu'nun rakamlarına göre bu miktar, yaklaşık 30 bin tonu aşıyor. Ancak, bu yanıltıcı bir istatistik. Çünkü, 30 bin tonluk dünya rezervi, dolaşım halindeki toplam altın miktarının sadece üçte birini oluşturuyor.





Altın, çağlar boyunca halkların ve devletlerin zenginliğini, geleceğini belirleyen maden... Eğer bu maden olmasaydı, kim Alaska için yerinden kımıldardı? Avustralya ve California bugünkü şöhretlerini büyük ölçüde altına borçlular. Ne var ki altın, iktisatçılar arasında da tartışmalar yaratıyor. Kimisi için altın rezervi ekonominin gidişatı konusunda ciddi bir referans... Kimisi için ise, bu maden artık bir ülkenin ekonomik ve mali gücünü belirlemiyor.






Altın, Antikçağ'dan bu yana para olarak kullanılıyor. Ama, günümüzde artık para değil, bir "değer rezervi"... Ülkelerin parasının değeri altın rezervlerine endekslenmiş durumda. Peki ama neden? Çünkü para, uluslararası spekülasyonlara karşı fazla duyarlı. Sonuçta bir ülkenin parasının değerine bakarak zenginliğini saptamak mümkün değil. Oysa, altın daha sabit bir değer. İşte bu nedenle, asırlardır uluslar zenginliklerini artırmak için altın rezervlerini genişletmeyi hedef aldılar. Tıpkı, bazı ailelerin ekonomik durumlarını daha sabit kılmak için altın biriktirmeleri gibi...





1944 yılında ABD'deki Bretton Woods kasabasında toplanan 44 ülkenin temsilcileri, savaştan sonra uluslararası değiş tokuşları daha düzenli kılmak için "god exchange stardard" denilen bir para sistemine geçtiler. Bu sistemin temel ilkesi şuydu: Her ulusal para, bir başka değerle değiştirilebilir, aynı zamanda altına da çevrilebilirdi. Bu değişimde referans para, Amerikan dolarıydı. Ve parite şöyle kurulmuştu. Bir ons altın, yani 29 gram altın 35 dolara eşitti. Kısacası, bir kişi, sabit bir kurdan elindeki doları serbestçe altına, altını da dolara çevirebiliyordu. Bu sistem 1971 yılında geçersiz hale geldi. Çünkü, Amerikan devlet başkanı Nixon, aynı yıl, doların altına çevrilebilmesine son verdi. O yıl Amerikan dış borçlar dengesi kırmızı alarm veriyordu ve dünyanın diğer yörelerinde çok miktarda altın hareket halindeydi.





Günümüzde altının değeri, belli başlı mali merkezlerde gün gün belirleniyor. Bu merkezlerden en önemlisi, Londra Altın Piyasası... Fiyat, sabahın 10.30'unda belirleniyor, gün boyunca küçük de olsa değişiklikler gösterdikten sonra, öğleden sonra 3'te sabitleniyor. Bu rakamın belirlenmesinde, dünyanın en güçlü 5 pazarının temsilcileri (Johnson Matthey, Mocatha and Goldsmith, Samuel Montagu, Rothshild ve Sharps Pixley) belirleyici rol oynuyorlar. Fiyatı, tüm dünyadaki altın alış ve satışları etkiliyor. Burada hemen belirtelim ki, serbest piyasa koşullarının yanı sıra başka değişkenler de fiyatın oluşmasında devreye girebiliyor. Örneğin, Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki madenlerde başlatılan bir grev, "sarı maden"'in fiyatını ok gibi yükseltebiliyor.





Altın çok eskiden beri bilinmesine karşın, bir sanayi ürünü olarak üretilmesi 1800'lerin ortalarında gerçekleşiyor. Günümüzde, yılda yaklaşık 2.500 ton altın üretiliyor. En büyük altın üreticisi ülke, yılda ortalama 475 ton ile Güney Afrika Cumhuriyeti. Onu sırasıyla ABD, Latin Amerika, Avustralya, Kanada, Çin, Endonezya ve Rusya izliyor. Avrupa altın üretimi açısından fakir bir kıta. Yıllık ortalama altın üretimi 25 tonu geçmiyor. Avrupa'da İspanya, Yunanistan, İtalya gibi ülkelerde üçüncü şahısların külçe altın satın almaları yasak. Türkiye'de ise, sadece kuyumcu firmalar, altın borsasından külçe altın satın alabiliyorlar. Üçüncü şahısların alımı söz konusu değil.

Dünyadaki altının sadece üçte biri ulusal bankaların rezervlerinde. Geri kalan ise, özel şahısların kasalarında ya da kuyumculuk sektöründe... Ancak, altından sadece kuyumculuk sektöründe yararlanılmıyor. Sarı maden, elektronik sanayiinden uzay çalışmalarına, tıp alanından dişçiliğe kadar çok geniş bir kullanım alanına sahip.

Fazla altın göz çıkarır...
Tarih, altın fazlasının ekonomiye verdiği zararların örnekleriyle dolu. Örneğin 16. yüzyılda, Amerika'nın keşfiyle birlikte, İspanyol fatihler Meksika ve Peru altınlarını Avrupa'ya taşıdılar. Bu yüklü miktarda altın, Avrupa'daki fiyatlarda gerçek anlamda bir devrim yarattı ve bütün ülkelerde malların fiyatları olağanüstü ölçüde arttı. Bir araştırmaya göre, o 50 yıllık dönem içinde Avrupa'da hayat koşulları tam 5-6 misli daha pahalılaştı. Aşırı altının ikinci yıkıcı etkisi, 18. yüzyılın ortalarında görüldü. Amerika (Nevada ve California) ve Güney Afrika'daki altın madenlerinin aşırı çalıştırılması, dünya altın rezervlerini katladı ve bunun sonucunda, yine birçok ülkede yüksek enflasyon yaşandı.


Altının fendi diğer madenleri yendi.

Değişimlerde aracı değer olarak neden altın yerine başka bir değerli maden seçilmedi? Bunun en önemli nedeni, bu madenin asırlar boyunca çok çeşitli halklar tarafından "sağlam ve güvenilir" olarak görülmesi... Bir kere çok büyük rahatlıkla işlenebilen bir malzeme... Birkaç miligram altın ile metrelerce uzunluğunda ince tel üretilebiliyor. Altın, akıl almaz derecede ince malzemelerde kullanılabiliyor. Örneğin, metrenin binde biri olan 0,2 mikron kalınlığında işlenebiliyor. Altının bir başka özelliği ise, iyonik asit ve selenik asit dışında, diğer asitler tarafından etkilenmemesi... Oksijen ile tepkimeye girmeyen, yani paslanmayan altın, çıkarımı her ne kadar kolay değilse de, yeryüzünde yaygın olarak bulunan bir materyal... Öte yandan altın, ender olarak "saf" haliyle kullanılan bir madde. Çoğunlukla bakır, nikel ve çinko ile karıştırılıyor. Bir karışım içindeki saf altının oranı, binde olarak belirtiliyor. Örneğin binde 600 demek, yani karışımın onda birinin altın olması anlamına geliyor. En yaygın tanımlama, 750 ve 900. Bankaların rezervlerindeki altın külçelerinin üzerinde ise, 999 yazıyor. Yani pratikte en saf altın, işte bu bankalardaki külçe altınlar...

Altının devleri

Güney Afrika altın üretiminde yarışı başta götürüyor. Hemen arkasından ABD geliyor. Dünya altın üretimi 11 ülkenin hakimiyeti altında; bunlardan sadece ikisi Avrupa ülkesi: Özbekistan ve Rusya... Günümüzde, Avrupa'nın tamamında, her yıl yaklaşık 25 ton altın üretiliyor. Bugün dünya üzerinde 50 ülke, her yıl 2500 ton altın üretiyor. Ancak, yeni geliştirilen düşük maliyetli teknolojilerle üretimin artırılacağı sanılıyor. Bu teknolojiler sayesinde, maliyetli olduğu gerekçesiyle Türkiye ile Yunanistan'da başlatılmayan altın arama çalışmalarının, yakın gelecekte hızlandırılacağı belirtiliyor.

Soğuk algınlığı


Hapşırık, sürekli akan burun ve az da olsa hafif bir yorgunluk hissi... Hasta olduğunuz kesin. Ancak, hemen grip deyip paniğe kapılmaya gerek yok. Çünkü, 250'den fazla nedenden kaynaklanan soğuk algınlığına da yakalanmış olmanız mümkün.





Kış aylarıyla birlikte sokakta dolaşırken, hapşıran, kıpkırmızı burunlarını çeken insanların görüntüsü artıyor. Hemen hemen herkeste bir yorgunluk şikâyeti. Toplu mekânlarda kendini son ana kadar tutmaya çalışıp ama sonunda başarısızlığa uğrayıp "hapşuuu" diye feryat edenlerin utancı yüzlerine vuruyor. Bilim adamları hesaplamışlar. Hapşırık sırasında ağzımızdan çıkan havanın hızı, inanamayacaksınız ama, saatte 176 milometreye ulaşıyor.

Hapşırık, mevsimin en tipik hastalığı olan soğuk algınlığının ilk ve neredeyse kesin işaretlerinden biri. Ancak yukarıdaki cümleyi düzeltmemiz gerekiyor. Çünkü soğuk algınlığı tatil yapan bir hastalık değil. Her mevsim, yılın her ayı gelip insanların kapısını çalabiliyor. Ne var ki, sonbahar ile birlikte yoğunluğunda ciddi bir artış gözleniyor ve kış aylarında hareketliliği en üst noktaya çıkıyor. Mayıs ayında yeniden hız kesmeye başlıyor. Ancak adında taşıdığı soğuk kelimesiyle, her ne kadar bazı dillerde doğrudan bağlantı kuruluyorsa da, o kadar ilişkili bir hastalık değil. Örneğin İngilizler bu rahatsızlığı basit bir biçimde "cold" (soğuk) kelimesiyle tanımlıyorlar.

Ülkemizde nezleden üşütmeye kadar çok çeşitli sözcükler kullanılıyor. Bir gerçek var ki, hastalıkla soğuk arasında birebir ilişki yok. Bunun en güzel örneğini, Norveç'in kuzeyinde Kuzey Buz Denizi'ndeki Spitzbergen Adası'nda yaşayan insanlar veriyor. Soğuk kutup kışı boyunca, adada tek bir soğuk algınlığı vakasına rastlanmıyor. Buna karşılık, mayıs ayı gelip karlar erimeye başladığında, bu insanların içinde bulundukları dış dünyadan kopukluk sona eriyor ve sağlık sorunları baş gösteriyor. Dışarıdan gelen virüsler, mayıs sonlarında adadaki ilk soğuk algınlığı salgınına yol açıyor. Ama olay tamamen soğuktan da bağımsız değil. Çünkü soğuk, burun mukozasındaki kıl hücrelerinin hareketliliğini yavaşlatan bir olgu. Oysa kıl hücreleri mukozayı tıpkı bir sünger gibi sürekli temizliyorlar.

Virüsleri solunum yollarından uzak tutuyorlar ve onların tamamen hazmedilip zararsız hale getirildikleri mideye ulaşmalarını kolaylaştırıyorlar. Bu hücreler iyi çalışmadığında ise, virüsler solunum yollarından uzaklaştırılamıyor, orada kök salmaya ve yok edilmeden önce enfeksiyon yaratmaya zamanları oluyor.




Soğuk algınlığı ve grip hep karıştırılır
Kış mevsimine girerken soğuk algınlığı ve grip hastalığının sayısında önemli artışlar gözlenir. Sık sık karıştırılmakla birlikte ikisi ayrı rahatsızlıklardır. Soğuk algınlığı ve grip arasındaki en önemli fark, soğuk algınlığında yüksek ateş ve genel durum bozukluğu gözlenmezken, gripte çok yüksek ateş, genel durum bozukluğu ve araya giren seconder (ikincil) bakteriyel enfeksiyonlar görülebilir. Soğuk algınlığı burun tıkanıklığı, burun akıntısı, boğazda yanma hissi ve öksürük ile başlar. Genellikle halkın dediği gibi soğuk algınlığı ilaçla bir haftada, ilaçsız yedi günde iyileşir. Soğuk algınlığına neden olan çok sayıda virüs vardır. Bunlar rinovirüs, adenovirüs, solunum yolları sinsisyal virüsleri, korona virüsü ve enterovirüslerdir. Bu virüslere dünyanın her yerinde rastlanabilir. Rinovirüsler sonbaharda bazen de ilkbaharda salgınlar yapıyor. Korona virüsler kış aylarında, enterovirüsler ise sonbaharda salgınlara neden oluyor. Her virüsün çoğalma koşulları farklı olduğundan havanın ısı ve nem derecesine göre değişiklik gösterebiliyor. Soğuk algınlığı hasta kişinin aksırık-öksürük sırasında havaya saçtığı virüs taneciklerinin solunması sonucu; bunun dışında tokalaşma, öpüşme ve kalabalık ortamda bulunma durumunda da bulaşabilir. Soğuk algınlığı belirtileri başladıktan sonra insanlar çoğu kez dinlenmeksizin ayakta geçirebiliyor. Ancak, araya giren sinüzit veya orta kulak iltihabı oluştuğu zaman mutlaka dinlenmek gerekir. İstatistiki değerlendirme yapılmadığı için, ülkemizde soğuk algınlığının görülme sıklığı kesin olarak bilinmiyor. Çünkü, bir çok kişi, soğuk algınlığını ciddiye alıp doktora gitmiyor. Eczaneden aldıkları burun damlası ve burun açıcı ilaçlarla kendilerini tedavi ediyorlar. Araya bir komplikasyon girdiği zaman ancak doktora başvuruyorlar. Her ne kadar soğuk algınlığı ile aynı anlamda kullanılsa da grip tamamen farklı bir hastalık. Gribal enfeksiyonun etkeni enflüanza virüsleridir. Enflüanza her yıl bazı farklılıklar göstermekle birlikte, çoğunlukla kış mevsimine girerken dünyanın her yerinde salgınlara yol açıyor. Virüs solunum yollarından girdikten 2-3 gün sonra kana karışarak tüm organları etkisi altına alıyor. Aniden titremeyle yükselen 39-40 dereceyi bulan ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, halsizlik ve genel durum bozukluğu görülen başlıca belirtilerdir. Ateş 3-4 gün sürdükten sonra yavaşça düşmeye başlar ve hastanın genel durumu düzelir. Ateş düştükten sonra ikinci kez yükselirse bu, araya sinüzit, orta kulak iltihabı veya bir pnomoni (zatürree) geliştiğinin ifadesidir. Bu durumda kesinlikle bir doktora başvurmak gerekir. Gribal enfeksiyonun seyri sırasında enflüanza virüsleri kalp zarı iltihaplanması, beyin zarı iltihaplanması, akciğer ve karaciğer iltihaplanması yapabilir. Gribal enfeksiyonun tedavisi için yaklaşık bir hafta dinlenmek gerek. Hasta bol sıvı gıdalar almalı. B ve C vitamini hastaya destek sağlar. Ancak, vitaminler tedavide yararlı olmakla birlikte korunma esnasında faydalı olduğu gözlenmemiştir. Gripten korunmanın en etkin yöntemi grip aşısı yaptırmak. Grip aşısı her yıl Eylül-Kasım ayları arasında yapılıyor. Koruma süresi bir yıl kadar. Aşılanmış bazı kişilerde hastalık görülebilir ancak, belirtiler hafiftir. Önemli bir iş gücü kaybına yol açmaz. Prof.Dr. Murat Dilmen İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı

Soğuk algınlığı ciddi bir toplumsal ve ekonomik sorun. Çünkü, en gelişmiş Batı Avrupa ülkelerinde bile, bu rahatsızlık yılda 40 binden fazla iş saati ve 300 milyon euroya varan gelir kaybına yol açıyor. Ülkemizde bu yönde yapılan ciddi istatistikler olmadığı ve insanların büyük bir bölümü soğuk algınlığını ayakta geçiştirdiği için elimizde ne yazık ki somut rakamlar yok.

Her 4 soğuk algınlığı vakasından 2 tanesine, tıp dünyasının çok yakından tanıdığı 4 virüsten biri neden oluyor. Bu virüsler, solunum yolları hücrelerinde enfeksiyonlara yol açıyorlar. Uzmanlar, bu virüslerden kaynaklanan 250 farklı soğuk algınlığı tipi olduğunu belirtiyorlar. Soğuk algınlıklarının geri kalan yüzde ellisini ise, henüz bilinmeyen ve tanımlanmayan virüsler oluşturuyor. İşte bu nedenle, hiç kimse bu hastalığa karşı oluşturulmuş bir bağışıklık sisteminden söz edemiyor.

Tüm bilim adamlarının üstünde uzlaştıkları tek nokta ise, hastalığın yoğunluğunun yaş ilerlemesiyle birlikte azaldığı... Dünya Sağlık Örgütü'nün verdiği rakamlara göre, bir yaşına kadar bebekler yılda ortalama 8,3 kez, beş yaşına kadarki çocuklar ise yılda ortalama 7,4 kez soğuk algınlığına yakalanıyorlar. Ergenlik çağından sonra bu rakam yılda ortalama 5,6'ya düşüyor. Yakalanma riski 50'li yaşlarda en düşük noktaya ulaşıyor ve daha sonra risk yeniden artıyor. Kısacası, bu hastalığa karşı en duyarlı olan kitle, küçük çocuklar ve yaşlılar...